İtalya futbolu denince benim aklıma önce duvar gibi sert savunmalar, sonra da duran top veya kontratakla sonuçlanan goller gelir.
Çocukken TV başında İtalya’yı 90 dakika izler, doğru düzgün pozisyon bile göremezdik. Ya bir kontrataktan Salvatore Schillaci skoru belirler ya da bir kornerde Paolo Rossi topu kaleye gönderir ve maç 1-0 biterdi.
İşte İtalyan futbol ekolünü hep böyle tanıdık. “Kasap” lakaplı Gentile, libero Baresi, sol bekten stopere evrilmiş Maldini. Bunlar bizim için sadece savunmacı değil, adeta futbolun kendisiydi. O dönemler, Serie A izlemek lüks değil, mecburiyetti. İtalya, savunmanın estetikle ve yetenekle buluştuğu yerdi.
Maradona, Boniek, Van Basten ve Gullit gibi nice özel ismi izledik Serie A’da. Fakat her çıkışın bir inişi olduğu gibi onlar da bir fetret dönemi yaşadı. Bir süre sonra o savunma futbolu yerini Cruyff’un Barcelona’sına devretti. Sonra ise İngilizlerin yüksek bütçesi futbolu makineleştirdi. Ta ki Mancini çıkıp, Avrupa Şampiyonluğu kupasını kaldırana dek. İşte o an, İtalya’nın uykudan uyandığını hissettik.
Peki, neydi bu uyanışın sırrı? İtalyanlar, o bildik savunma futbolunu yeniden kurgulamışlardı. Artık sadece kaleyi kilitleyip kapısında beklemiyorlardı. Geriden paslarla rakibi üstüne çekiyor, bir anda hızlı geçişle skora uzanıyordu. Üstelik, ön alanda öyle bir baskı yapıyorlardı ki, rakip nefes alamıyordu. (Hatırlayın Şenol Güneş’le 3-0 yenildiğimiz maçı… İtalya bizi resmen boğmuş ve Güneş’in de ipini çekmişti.)
Yeni bir İtalyan ekolü doğuyordu: Dengeli, taktiksel zekâyı ve hücum ile savunma setlerini öne çıkaran ve bir o kadar da estetik. Nitekim bu ekol İtalyan takımları ve ligini de yukarı çekti. Ve bu rüzgâr, Türkiye’ye de ulaştı. Francesco Farioli, bize bu yeni İtalyan masalını ilk fısıldayan isim oldu. Sonra Montella ve Pirlo geldi, hikâyeyi ete kemiğe büründürdü.
İtalyanların bu yeni oyunu, sanki Türk futboluna bir mektup gibiydi. Montella’nın ilk milli maçları sırasında bir makale yazmıştım: “Fakir Ancelotti’si Montella” başlıklı. O yazıda Montella’nın sisteminin, bizim futbolcu yapımıza cuk oturduğuna değinmiştim. Hem bizim yetiştirdiğimiz oyuncu modeli, hem Akdeniz ikliminin verdiği coşku hem de oyuncularımızın fiziki ve teknik yapısının bu ekole oldukça uygun olduğunu belirtmiştim.
Geldiğimiz noktada başkaları da benim gibi düşünüyor artık. Dün Milli Takım’ı izleyen birçok kişi Montella’nın hakkını vermeye başlamış. Hâlbuki 2 yıldır tuttukları takımın oyuncularını almıyor diye dövdükleri Montella’yı övme yarışına girmiş.
Biz dönelim asıl meselemize… Bu oyun yapısı, sanki bir terzi elinden çıkmış gibi. Barcelona’nın pas disiplini, topu geri kazanma iştahı, Ancelotti’nin ve Klopp’un pivot santrforsuz 4-6-0 modeli. Hepsini bir tencerede kaynat, ortaya bu yeni İtalyan ekolü çıkıyor. Ne sadece hücum, ne sadece savunma; tam bir satranç oyunu. Zayıf rakiplere karşı şah çekersin, güçlü rakiplere karşı kaleni korur, bir hamlede mat edersin. Özellikle bizim gibi “baş altı” takımlar için bu sistem bir harika.
Diyorum ki; “Bu yapıyı Trabzonspor’a uyarlasak, Trabzonsporluluk ruhuyla birleştirsek yeni bir hikâye yazmış olmaz mıyız?” Her sezon 10–15 transfer yapan, sonra sezon bitiminde “nerede hata yaptık” diye bakan bir kulüp yerine, sistemli, dengeli, sabırlı bir yapı hayal ediyorum. Bir kadro değil, bir kimlik. Oyuncuların değil, oyunun yıldız olduğu bir sistem.
Düşünsenize, Trabzonspor hocayı sisteme göre seçiyor. Transferde yıldızdan çok sisteme uygun oyuncuya bakıyor. Taraftar her sezon “kaç transfer yaptık?” diye değil, “oyunu daha ne kadar oturttuk?” diye soruyor.
Masal gibi mi geliyor kulağa? Olabilir mi? Ben hâlâ inanmak istiyorum. Trabzonspor, sistemle bir hikâye yazabilir. Belki bu Montella’nın bize kattığı oyun olmasa bile bu yöreye uygun bir yapı kurmak şart. Çünkü bu şehrin bir futbol hafızası var. Geri getirmek ve o hafızalara sahip çıkmak gerek.
Sağlıcakla kalın…




