Gençlere cesurca süre vermek.
Rakibe göre formasyon değiştirmek.
Göze hoş gelen bir oyun.
Aynı kadro ile hücumu da savunmayı da yapabilmek.
Ve bunların hepsini de teknik ve genç oyuncularla başarmak.
Kulüp takımında istediğim her şeyi milletlerarası bir alanda yapabiliyor Montella.
Kuntz’dan sonra resmen iki seviye birden atlamış “Bizim Çocuklar”.
Hocaya ve onu getirenlere bir daha teşekkür ederiz.
Elbette ki, bu kadar teknik bir ekibin fiziki zafiyeti olacaktır. Böyle bir oyuncu grubu ile saha çıkınca zaman zaman baskı yemek zorunda kalınacak. Oyun içinde kontrol kaybedilecektir.
Aynı durum Real Madrid için de geçerli değil mi?
Daha iyi top yapan rakiplere karşı yüzyılın en iyi ekibi ve hocası geçiş hücumu tercih etmiyor mu?
Türk Milli Takımının hem genç hem de yeni kurulma evresinde olduğunu düşünürsek bu yolun finali müthiş olmaz mı?
Dönelim son iki maçta gördüklerimize;
İlk rakip Galler, hazır ve daha iyi top yapan bir takım. Dar alan becerisi yüksek oyuncuları olan ada ekibine karşı hoca da alanı iyi kapatabilmek için 5’li defans kurgusu tercih etti. Savunma açısından doğru bir hamle olmasına rağmen hücuma çıkma konusunda yetersiz kalındığı bir gerçek. Bunun ana sebebi genç oyuncular ve inşa sürecinde bir takım olması. Her şeye rağmen alınan skor iyiydi.
Artık bu seviyede kolay rakip yok. San Marino veya Faroe Adaları bile en güçlü ekiplere zaman zaman zorluk çıkarabiliyor.
Böyle bakarsak; hem alınan 1 puan “iyi”ydi hem de oyun.
Tamam, oyun kötüydü diyeceksiniz ama bir de şuradan bakın;
Hem savunma hem hücum yapabilen kaç takım gördünüz ki?
Bu iki özelliği barındıran çok ekip yok. Bunu başarıyor olmak “iyi” değil mi?
İkinci rakip, belalımız İzlanda’ydı.
Savunma yapıp geçiş arayan, duran toptan başka hüneri olmayan ve son derece fizik gücü yüksek bir ekip. Bu özelliklerini çok iyi kullandığı için bütün rakipleri de saygı duyuyor.
Montella da böyle bir rakibe karşı yine çok doğru bir şekilde hücum takımı sahaya sürdü.
Yüksek fizik gücüne sahip ve uzun zamandır bu şekilde oynayan bir ekibe karşı aynı yöntemle çıkmak yanlış olur çünkü onlar zaten hep öyle oynuyor ve alışkanlıkları var. Teknik ile ancak üstün olabilirdiniz ve hoca da bunu yaparak neticeye ulaştı.
Hem istatistiklerde hem de gözle gördük ki; teknik oyuncular topu rakibe vermiyor. Hızlı ve estetik paslarla bize modern bir futbol izlettirip gözlerimizin pasını siliyor.
Hepsine teşekkür ederiz.
Özetle;
Hem hücum hem savunma yapabilen bir takım olma yolunda ilerliyoruz. Bu iki özellik benim daha büyük hayaller kurmamı sağlıyor. İzlediğim oyun bana Real Madrid’i hatırlatıyor. Üstelik gençlere tecrübe kazandırarak ilerleyen bir hocaya sahibiz. O da öncekiler gibi “papaz” diye tabir edilen oyuncuları tercih eder günü kurtarabilirdi. Onlar da miadı dolunda hocayı sepetlerdi, tıpkı öncekilere yaptıkları gibi. Böyle bakınca olabildiğince doğru bir hoca ve doğru bir gidiş var.
İnşallah kerevetine de çıkarız.
Dün sahaya çıkan bütün oyuncular canla başla mücadele edip görevlerini yaptı. Ön planda olan birkaç oyuncu ile görüşlerimi yazarak makaleye son vermek istiyorum.
ARDA: İzlediğim en iyi maçıydı. Artık liderliği ele almaya başlamış, fizik olarak ayakta kalabiliyor ve bütün yeteneklerini ortaya koyacak kadar özgüvene sahip. Real Madrid’de oynamanın bir tezahürü olabilir ama onu saha içi kaptanı gibi görüp son ana kadar tutan bir hoca faktörünü de unutmayalım.
EREN: Kendi adına en iyi maçını çıkardığı bir gerçek. Bunun sebebi de onun özelliklerine uygun bir oyun olması. Eren’in en önemli özelliği hızı ve gücü. Hücum ağırlıklı bir oyun varsa ve geri koşmak gerekiyorsa en doğru isim. Hızı ve dayanıklılığı ile böyle maçların kahramanı olmaya da aday. Fakat rakibi karşılamak zorunda kalınacak maçlarda ve 5’li oyunlarda, hız ile güçten farklı sol bekte teknik de gerekir. O dönemlerde yedek kalacaktır ve bunun da oyun gereği olduğunu unutmamalı ve küsmemeli.
KEREM: Söylenecek o kadar çok şey var ki; nereden başlamak lazım bilemedim. Kerem golleri attıkça Özkan Sümer’in “Türk toplumu sportif açlığını kendi çocuklarını yiyerek gidermeye çalışıyor” sözleri aklıma geldi. Galatasaray’da yaşadıkları film şeridi gibi zihnimden geçti. Baskı olmayınca, oyuncu özgür hissedince neler yapabildiğini gördük. Bunları da gördükçe de Abdullah Avcı’yı anmadan asla geçemezdim. Çünkü oyuncuyu baskı altında tutup yönlendiren ve özgür bırakmayan bir hoca figürüdür. Üstelik Başakşehir alt yapısında iken a takıma almayarak Kerem’in aramıza katılmasını geciktirmiştir. Belki de iyi yaptı bilemeyiz. Çünkü “bir yere gitme seni kullanacağım” diyerek kenarda oturtur ve köreltebilirdi de. Bunun Trabzonspor’da örneklerini zaten gördük.
HAKAN-ORKUN: Montella’nın da en büyük şansı. Çünkü bu oyun yapısında orta saha merkezini iyi yönetecek bir değil iki futbolcuya sahip. Her ne kadar Orkun daha olmadı ise de Hakan bırakana kadar olgunlaşacak ve bayrağı devralacaktır.
İSMAİL: Çok uzun zamandır takip ettiğim ve alt liglerde birçok maçını izlediğim bir oyuncunun evrim geçirmesini film izler gibi görüyor ve şaşırıyorum! Oyunun tek yönünden çift yönüne geçmiş, fizik olarak gelişmiş ve değişmiş. “Artık burası mevki benim” diyor. Tek korkum Mourinho’nun Amrabat’ı tercih edip İsmail’i yedek bırakması.




