Genelde pozisyon yorumundan kaçınırım. Çünkü insanlar aynı yere bakar, ama farklı şeyler görür. Bu yüzden takım ve hakem ismi vermeden, bu yıl Türk futbolunda yaşanan tuhaflıklara değinmek istiyorum.
Kuralları öğrendiğim, yetkin bir şekilde pozisyon yorumu yapabildiğim dönemden beri (yaklaşık 25-30 yıl) Türkiye Ligi bana hep sonucu önceden yazılmış bir tiyatro eseri gibi gelir. Sanki sahnelenen bir oyun izleriz. Ancak bu yıl bu his zirveye ulaştı. Takımlar ve yetkili kurullar arasında adeta bir savaş var. İlginç tesadüfler, tuhaf kararlar, ağır sözler ve restleşmeler havada uçuşuyor. Sesini en çok yükseltenin amacına ulaştığı bir ortam yaşıyoruz. Bu durumun sonu nereye varır bilmiyorum, ama Türk futbolunu iyi bir yere götürmediği kesin.
Altı harfli ve çok şey anlatan tek kelimeyle cevap vereyim: EYYAM!
Eyyamcılık, evvel zaman içinde başlayan ve yıllar geçtikçe büyüyen bir kar topu gibi kontrolden çıktı. Artık başka bir dünya hayal edemez hale geldik. Elbette suçlu sadece hakemler değil; onları bu işe teşvik edenler de bizleriz. Taraftarlar, medya, tarafsız olması gereken ama taraflı davranan yetkili kurullar ve futbol camiasına şirin görünme ihtiyacı duyan siyasetçiler… Hepimiz bu çarkın birer dişlisiyiz.
Gelinen bu noktanın en büyük sorumlusu ise bana göre gücün en büyüğünü elinde tutan taraftarlar. İstediği başkanı getirip götüren, istediği transferi yaptıran, sesini en çok çıkararak baskı kurabilen taraftarlar… Bu baskı karşısında etkilenmeyen hakem olduğunu düşünmüyorum. İşte bu yüzden “alavere dalavere”yle yanlışlar bize doğruymuş gibi kabul ettirildi.
Nasıl kabul ettirildi mi?
Tuhaf gelecek ama eyyamcı hakemler, verdikleri kararlarla yanlışı doğru, doğruyu yanlış öğrettiği için bu hale geldik. Bir örnekle açıklayayım:
İki taraftar Manchester derbisi izliyor; biri büyük, diğeri küçük takım taraftarı. Akanji, Bruno Fernandes’e hafifçe dokunuyor. Büyük takım taraftarı teması görür görmez “Penaltı!” der, çünkü çocukluğundan beri tuttuğu takımın maçlarında hakemler hep bu tür pozisyonlara penaltı çalmıştır. O da bunun bir hak olduğuna inanmıştır. Küçük takım taraftarı ise penaltı alabilmek için rakip takımın hocasından taraftarına, sahadaki hakeme kadar herkesi ikna etmesi gerektiğini bilir. Bu yüzden o temasın âdeta 7-8’lik bir deprem etkisi yaratmasını bekler. Çünkü aynı hakem, ona “penaltının penaltı gibi olması gerektiğini” öğretmiştir.
Sonuçta ikisi de farklı eğitildi ve öğrendikleri üzerinden yorum yapıyor. Hangisinin fikri doğru diye sormuyorum bile! Çünkü herkesin doğrusu, eyyamcı hakemlerin duruma göre öğrettiği gibi şekilleniyor.
Büyük takım taraftarı, sırta çarpan topa verilen penaltıları gördü; ceza sahası dışında verilen penaltıları yaşadı; orta sahada penaltı isteyen yorumcuları tanıdı ve bu acayip kararlara üretilen bahanelerle büyüdü. Yanlış kararlar sonrası gazetelerde “bu yeni kural” yalanlarına maruz kaldı. Kolay verilen kararları gördüğü için hep daha fazlasını istiyor ve doğrunun bu olduğunu sanıyor.
Küçük takım taraftarı ise bir büyük takım karşısında hücuma çıkan oyuncusunun yaka paça indirildiğini ve “devam” kararını gördü. Ceza sahasında oyuncusunun yediği tekmeyi tartışan, kendini tarafsızmış gibi gösteren “taraflı” yorumcularla penaltının kolay verilmediğini öğrendi. Çok iyi bir oyunla büyük bir takımı yendiği maçın ardından oyuncularının rakip taraftarlarca hastanelik edilecek kadar dövüldüğünü ve dosyaların cezasız kapandığını izledi.
Kısacası, küçük ve büyük takım taraftarları aynı yere bakıyor ama aynı şeyi görmüyor. Doğrular, baktıkları yerden farklı şekilleniyor. İşte bu durum, Türk futbolunun geri kalmasının temel sebeplerinden biri. Avrupa’ya giden büyük takım oyuncusu, Türkiye’de aldığı penaltının aynısının orada verilmediğini görünce bahanelere sığınıyor. Taraftarı da zaten buna teşne! Gerçi son yıllarda yeni nesil oyuncular daha uyanık: Türkiye’de kendini yere attığı pozisyonda Avrupa’da normale dönüyor.
Bu başlığı neden verdim, teknik olarak anlatayım. Kimse bu konuya değinmiyor ya da fark etmiyor. Belki de benim kuruntum, siz karar verin.
Büyük bir takım kazanmak için hücum oynamak zorunda ve bunun için rakip yarı alanında bulunmalı. Ancak bu durumda kendi yarı alanı boş kalır. Bu boşluğu savunmak zor iştir. Hocalar genelde üç yöntemle bu savunmayı yapar:
- Rakibe önde basıp topu gelişigüzel ileri vurdurarak.
- Rakip pasla çıkıyorsa ve tehlikeli olacak gibiyse taktik faulle durdurarak.
- Savunma oyuncularına rakip hücumcuları sert bir şekilde marke ettirip topu aldırmayarak.
Dikkat ederseniz, üç yöntem de sert oynamak üzerine kurulu. Yani her birinde kritik hakem kararları devreye giriyor. Çünkü kaçırılan bir top, eksik yakalanan büyük takımın kalesinde golle sonuçlanabilir. Eyyamcı bir hakem, rakibin yaptığı faulleri ve alması gereken kartları görmezden gelerek maçı bir tarafa kolayca verebilir. Ve yıllarca da verdi! Adil bir yönetim, birkaç verilmeyen penaltıdan çok daha fazla maçı değiştirebilir. Penaltı pozisyonları seyirci için joker gibidir, ama asıl joker iki takıma uygulanan farklı faul standartlarıdır.
Sallamonya diye bir ülkeden bir hikâye anlatayım:
O hafta çok kritik bir maç var. Ev sahibinin kazanması gerekiyor. Öyle bir senaryo yazılır ki herkes kazançlı çıkar. Nasıl mı?
Hakemliğini son yıllarında olan biri seçilir. Görev tamamlandığında ya hakeme ihtiyaç kalmaz ya da devreye girmesi gerekirse girer. Eğer devreye girdiyse, çıkacak tepkiler sonrası o hakem önceden planlandığı gibi “görevden alınır” ve mağdur taraf susturulur. Hakem de daha önce belirlenen bir televizyon kanalında yorumculuk koltuğuna oturtulur. Sonuçta eyyamcı hakem üç ay önce jübile yapmış olur ama işsiz kalmaz. Mağdur olan takım “bundan kurtulduk” diye sevinir, hakem tayinini yapanlar ise herkesi memnun etmiş olur. Sen sağ, ben selamet!
Özetle, Türkiye’de kimsenin hakemlerden memnun olmadığı ya da memnun değilmiş gibi yaptığı bir ortamdayız. Öyle absürt kararlar görüyoruz, öyle tuhaf ilişkilere şahit oluyoruz ki! Ömer Üründül’ün geçtiğimiz haftalarda dillendirdiği “yabancı hakem” fikrinin zamanı gelmiş gibi.
Bu bir çözüm olur mu? Emin değilim, ama denemek lazım. Eğer tutarsa her yıl farklı ülkelerden hakemler getirilmeli. Aynı hakemler sürekli gelirse mevcutlardan farkı kalmaz. Tamamen çözüm değil belki, ama daha az hakem ve pozisyon konuştuğumuz bir ortam Türk futbolunu ileriye taşıyabilir.




