Trabzonspor için kötü biten bir sezonun ardından yeni umutların peşine düşelim. Teknik Direktör Fatih Tekke’nin önümüzdeki sezon planları için verdiği ipuçlarından yolumuzu bulmaya çalışalım. Hoca diyor ki: “Ön alan baskısı, hızlı ve tempolu bir oyun.”

Bu cümleler bana aynı kalıptan çıkan oyuncu türünü bir araya getirip mevcut takımı kuran zat-ı muhteremi hatırlattı. Abdullah Avcı da sezona “güçlü, hızlı, agresif ve temaslı oyun” diye girmişti. Evdeki hesap çarşıya uymamış, teneke bağlanarak gönderilmişti. Gerçi kendisi bu kovulma hadisesini trollere bağlıyor olsa da, işin aslı; kurduğu takım vadettiği oyunu ve geleceğe dönük iyi sinyalleri vermediği için gitmek durumunda bırakmıştı.

Yani, evdeki hesap çarşıya uymuyor. Ataların ne güzel deyimleri var, değil mi? Nerede ihtiyacın varsa, oraya “cuk” diye oturacak bir atasözümüz mutlaka var. Bütün atalarımıza rahmet olsun.

Dönelim yeni sezon hazırlıklarına… Sorular belli: Fatih Tekke ne yapar? Bir-iki transfer dönemi yeter mi? Hayal ettiğini sahaya yansıtması kolay mı? Ne tarz oyuncular gelmeli ki başarabilsin? Tekke ne yapmalı? Gibi onlarca soru cevap arıyor ama biz bulabilir miyiz bilmiyorum?

Gerçi bana göre çok aramaya da gerek yok. Çünkü tarif edilen oyun için en az dört transfer mevsimi gerekli. Üstelik transferde isabet oranı yüzde 70’lerin üstünde olmalı. Bu orana dünyanın en iyi futbol aklına ve scout ekiplerine sahip takımları bile ulaşamıyor. Mesela, Manchester United on yıldan fazla bir süredir milyarca doları ortaya döküp onlarca deneme yapmasına rağmen doğru takımı kuramadı. Yani, evdeki hesabı dünyanın en büyük imkânları olan takımları bile çarşıya uyduramadı.

Hele bahsedilen oyun planı için Trabzonspor’un kadrosuna bakınca gördüğümüz şey, kadronun neredeyse komple değişmesi gerektiği. Böyle bir ortamda hocanın transferde yüzde 100 isabete ulaşması lazım. Ama unuttuğu bir şey var: Ertuğrul Doğan şimdiye kadar yüzde 10 bile tutturamadı.

Peki, nasıl olacak bu iş? Şimdiden umutsuzluk zerk etmek istemiyorum ama çok şey beklemeyin. Yoksa uğradığınız hayal kırıklığı travmaya sebep olur, parayı psikologlara bayılırsınız.

Her şeyin normal gittiğini düşünelim. Tekke bir liste hazırlar. Muhtemelen listenin ilk sıradaki isimleri olmaz ama yine de idare eden oyuncular gelir. Tam istediği gibi olmasa da umutlandıracak kadar bir ürün ortaya çıkar. Bu arada şansı yaver gider, taraftar huysuzlanmazsa, ikinci transfer mevsiminde istediği bir-iki oyuncuyu da bulur, oyunu biraz daha ileri götürür.

Sezon sonuna doğru alınan iyi skorlar, bir sonraki sezona da başlamasını sağlar. Üçüncü transfer döneminde oturttuğu omurganın yan ve yedek parçalarını ikmal eder. Belki her maçı kazanamaz ama zirveye yakın yerlerde başı dönmeden dolaşır. Dördüncü transfer döneminde kalan eksikleri tamamlayıp sezonu ilk üçte bitirebilir. Taraftar buraya kadar sabır edebilirse, bundan sonra da sabretmesini tavsiye ederim. Çünkü artık yüzmüş, yüzmüş, kuyruğuna kadar gelmiştir hoca.

Beşinci transfer dönemi, Trabzonspor’u şampiyonluğun en büyük adaylarından biri haline getirecektir. Yani, 2027-28 sezonuna doğru bir kadroyla girilecektir. Bu süreç, Ahmet Ağaoğlu’nun “üçüncü yılda şampiyon olacağız” planına benzedi, değil mi? Tek handikap, kulübün başında Ağaoğlu yok, çırağı var. Bu çırak da ustayı geçebileceğini düşünmediğim için, bu güzel plan benim hayalım olarak kalacaktır.

Peki, ne olacak veya ne olabilir? Hoca liste verir, Ertuğrul Doğan da Abdullah Avcı’nın verdiği listeden devam eder. Tekke mutsuz olur ama bir umutla yeni bir ürün çıkarmak için uğraşır. Fakat 7-8. haftalara geldiğimizde homurtular başlar. Sonrasına yazmaya elim gitmiyor, siz zihninizden devam edin.

Peki, Tekke ne yapmalı? Dört teknik adam görmüş mevcut kadroyla devam edip sadece orta sahasını değiştirmek için çabalamalı. Antalyaspor maçındaki oyunu geliştirerek daha fazla skor alarak konumunu güçlendirmeli. Böylece uzun süre kalıp, yavaş yavaş hayalindeki değişimi gerçekleştirebilir. Bütün bunları yaparken İstanbul ve Alanya’daki sistemi unutmalı. Çünkü rakipler o iki takımın üstüne geldiği için arkada açık alan bırakıyor, hoca bu açık alanları değerlendirerek sonuca gidiyordu.

Ama Trabzonspor’da durum farklı. Büyük takımlar kendi yarı sahasında beklemez. Rakip sahayı mesken tutarak karşıdaki takımı boğar. Onlarca hücum seti deneyerek golü bulmaya çalışır. Bu arada savunma arkasındaki üç-dört dönümlük boşluğun güvenliğini sağlamak gerekir ki, en zoru da budur.

Hem teknik hem psikolojik tavsiyem: Antalyaspor maçındaki 3’lü formasyonu kullanıp, Jesus’un Fenerbahçe’de yaptığı ofsayt taktiğiyle oynamalı. Tabii stoperleri hızlılardan seçmeli ki daha güvenli olsun. Hızlı stoper bulamazsa, sertlerden tercih etmeli ki rakip oyuncunun dönmesini veya topu doğru yere ulaştırmasını engelleyerek atağın olgunlaşmasının önüne geçsin.

Ön alanda da yüksek yoğunluklu baskı yapabilecek oyuncularla rakibin topla çıkmasını önlerse, özellikle derbi maçları hariç istediğine ulaşabilir. Tabii ki olmazsa olmaz: Orta sahadaki çabukluk ve baş döndüren hızda pas trafiği.

İlk etapta zorlanacaktır ama takımda çok sayıda “Trabzonsporlu” olursa bazı şeyler kolaylaşır. Yani, aidiyet duygusu olan oyuncuların çokluğu özveriyi artırır, bazı gedikleri kapatır ve duygu bütünlüğü oluşturarak takımı aynı hedefe odaklar. Bu odaklanma kilit mesele. Ancak aidiyet ve takım ortamının güzelliği odaklanmayı pekiştirir. Yani, takım olmak sadece teknik bir mesele değildir. Bütün camia aynı noktaya odaklanırsa, takım da vareste kalamaz.

Umarım her şeyin doğru gittiği bir döneme girilmiş olur.