Bugün içinde sanat, doğa, maç ve teknik eleştirilerinin yer aldığı bir yol hikâyesi anlatacağım.
Ferencvaros maçı için Samsun’dan çıktım yola. Latife olsun diye yazmıyorum, "akacak kan damarda durmaz" misali gerçekten vermedim hiç mola! 🙂
Ordu dolaylarına vardığımda, Zafer Algöz’ün “Çatal, çatal, çatallll; bıçak, bıçak, bıçakkkk…” diyerek anlattığı o meşhur Öztürk Serengil hikâyesinin tam ortasında buldum kendimi. Çünkü etraf; tünel, tünel, tünellll… radar, radar, radarrrrr… ve bitmeyen yeşil, yeşil, yeşillll; mavi, mavi, maviiiii! Karadeniz’e has bu renk cümbüşünün içinde kaybolurken bir de baktım büyük usta Serengil’in memleketine, Giresun’a varmışım. Tirebolu’ya girerken başlayan müthiş sağanak, benim gibi bir yağmur sevdalısı için bile "bardaktan boşanırcasına" yağarak fazlaydı açıkçası. Bulutlar düşüncemi duymuş ve küsmüş gibi, birkaç dakika sonra Tirebolu çıkışında beni hiç sevmediğim o güneşli havaya fırlattı.
Dört-beş saat süren bu yolculukta İbrahim Tatlıses gibi koftiden sanatçıların yerine Yunus Emre, Fuzulî, Niyâzî-i Mısrî ve Erzurumlu Emrah gibi hakiki sanatçılar bana eşlik etti.
Ve nihayet navigasyonun bile contayı yaktığı Trabzon’a vardım. Fakat o labirent gibi karışık kavşakların dehlizlerinde kaybolunca @sultanakbas61 imdadıma yetişti.
Hasbihal, hasbihal, hasbihalden sonra akşam maça geçtik. Selahattin Kınalı ve Hamza Mısır’ın yamacında bir koltuk buldum. Tribünde olduğumun tek delili olan kareyi Hamza hoca çekti ama resmi henüz vermedi. Birazdan isteyeceğim; gönderirse makalenin resmi olacak! 🙂
Maç çıkışında iki küçük delikanlının konuşmalarına şahit oldum, oradan karşılaşmaya geçelim:
- "Onuachu, Umut yok; takım 8 kişiydi!"
Aramızda kalsın, "akıl yaşta değil baştadır" derler ya, az ileride yürürken 10-12 yaşlarında sarışın bir delikanlı da babasına aynen şöyle diyordu:
- "Bu kupanın en zayıf takımı bizden iyi oynadı ve rahat yendi. Diğer kupadan devam etsek daha iyi olacak baba!"
Delikanlıya döndüm ve "Bu cümleyi yazımda kullanacağım" dedim. Telif falan atar, neme lazım! 🙂
Muhtemelen buna benzer pek çok doğru analiz yapan var. Bizi duymayanlar, hiç değilse bu çocukların sesine kulak verse yeter. Hani ne derler; "Çocuktan al haberi!"
"Hiç kimse kulüpten büyük değildir. Formayı hak etmeyen, armanın ağırlığını taşımayan kenarda oturur." -- Sir Alex Ferguson
Kendi analizime geçeceğim ama biraz geçmişe gidip "hafıza-i beşer nisyan ile maluldür" demeden örneklemeler yapmak istiyorum.
II. Avcı dönemiydi. Hazırlık maçlarının yayınlanmasını istememişti hoca. Yeni sezondaki ilk resmi maçı Ruzomberok’a karşıydı. Galibiyete rağmen rakibe verilen onlarca pozisyon üzerine ağır eleştiriler yapmıştım. Çünkü o oyunun gelişmeyeceği ve değişmeyeceği o kadar belliydi ki! Hani maç başlar, 5 dakika sonra neticesini tahmin edersiniz ya; aynen öyle.
Halbuki hoca agresif, sert, topa hakim olan bir hücum futbolu vadetmişti. Ama sahadaki görüntü, o kadronun asla böyle bir yapıya bürünemeyeceğini gösteriyordu. Nitekim sonrasında o kadro hem Abdullah Avcı’nın hem de Şenol Güneş’in başını yedi. O tarihte bir yazımın başlığında "Hocam vur baltayı inceldiği yerden kopsun" diye yazmıştım. Başka türlü düzelme ihtimali yoktu. Hoca kulübü düşündü, baltayı vuramadı ve kötü bir jübile yaptı.
Şimdi de durum farklı değil. Gün geçtikçe iştah ve umut azalacak; sıkıntılar yeni sıkıntılara gebe kalacak.
Sezon öncesi 2. hazırlık maçında da bu oyunun tutmayacağını ve kadronun kritik ana parçalarının yetersiz kaldığını yazmıştım. Nitekim 3-4 maç daha geçti. "Olur gibi" bir his var ama "perşembenin gelişi çarşambadan bellidir", bir türlü olmuyor!
Düzeltilmesi gereken hususları tekrar sıralıyorum:
- Trabzonspor’un en büyük zaafı; ön alanda baskı yapan takımlara karşı savunmada sakin kalıp doğru alana topu çıkaramamak.
- Top rakipteyken savunma hattını çok geride kurmak; top Trabzonspor’dayken de oyunu rakip ceza sahasına yıkamamak.
- Hücum hattının geriye gelerek oyun kurulumuna yardım etmemesi ve rakibin rahat oyun kurmasını da önleyememesi.
"Cesaretiniz yoksa stratejinizin hiçbir önemi yoktur." Şenol Güneş
Çözüm Önerim
Şimdi aynısını Fatih Tekke için de söylüyorum: Hocam, neşter vurmakla uğraşma; hatta baltayla ormana bile girme. Direkt elektrikli testere kullan! Gerekirse altyapıdan gençleri sahaya at, onlar yenilsin. Ancak o sayede birileri "pabucun pahalı olduğunu" anlayacak ve geçmişin kredisiyle yaşamaktan vazgeçecektir.
Artık futbol; daha agresif olanların, kendini sakınmayanların ve "at binenin, kılıç kuşananın" diyerek terini son damlasına kadar akıtanların oyunu. Formayı hak edene, sahada basmadık yer bırakmayana verin. "Korkanın çocuğu olmaz" derler, cesur olacağız!
Hocam, kendini sıkma; bırak biraz kaos olsun. Sahaya daha çok adamla hücuma çıkma cesareti koymak gerek. Yediğinden fazlasını atarak ancak bu girdaptan çıkar ve takıma coşku kazandırırsın. Futbolcu da oynadığı oyundan zevk alır. Matematiği bir kenara bırak. Karadeniz’de inekler bile yaylıma kendi gider, kendi gelir; kimse onlara yol tarif etmez, düzen kendiliğinden işler. Geçen senenin ikinci yarılarını hatırla: "Sal çayıra, mevlam kayıra" misali oyuncuları serbest bırak; onlar eve dönüş yolunu bulur, kaybolmazlar merak etme! :)
Hocam, faul sayılarına hiç baktınız mı, ne diyor?
Duran topların başında niye ısrarla Salah var? Takımda en az 5 oyuncu topu ondan daha iyi kullanıyor. Dünkü duran topları klip yapıp oyunculara defalarca izletmek lazım.
Oyuncu yerleşimlerinden oyuncu sayısına kadar o kadar çok eksik var ki... Örneğin, kornerden top uzaklaştırılıyor; üç Trabzonsporlu oyuncunun arasında duran tek bir Ferencvaroslu o topa sahip olabiliyorsa, burada ciddi bir organizasyon hatası yok mudur?
Oyuncular profesyonel; takımın onlara geçmişten kalan bir borcu yok. "Geçen yıl iyi oynadı" diye sonsuz kredi açmak takımı ileri taşımıyor, aksine ayağına bağ oluyor. Artık yedekte mi tutulurlar, uyarılırlar mı bilmem ama bir şekilde forma girmeleri sağlanmalı. Bana göre mevcut sisteme uymayanlarla da yollar ayrılmalı. Hatta sistem kurgulanırken bu isimler "etkisiz eleman" olarak işaretlenmeliydi. Talibi çıkınca 3’e 5’e bakılmadan çakılmalıydı.
Teknik Önerilerim
- Teknik kapasitesi yüksek stoperler kullanmak: Özellikle Savic ile Nwaiwu bir arada asla oynamamalı. Daha önce de belirttiğim gibi, Samet veya Batagov’un yanında birisi tercih edilebilir. Savunma dörtlüsü ayağı temiz isimlerden seçilirse, ön alan baskısı daha rahat kırılır ve daha hızlı geçiş oyunu oynanır.
- Savunma hattını öne çekmek: Risklidir ancak büyük takımlar gibi savunma hattını kaleden uzağa çekmek, hem takım boyunu kısaltır hem de alanı daraltarak topu geri kazanma süresini azaltır. Ön hattaki oyuncuları boş yere yormadan, 3-5 saniye içinde bulunulan yerde takım savunmasına katkı sağlanmış olur.
- 4-6-0 veya Sahte 9 kurgusu: Rakip sahaya yerleşip merkezde çok adamlı bir yapı kurulabilir. Veya Salah’ın "sahte 9" rolüne geçtiği, tıpkı Firmino gibi hücumu orkestra şefi gibi yönettiği bir sisteme evrilmek mümkündür. Böylece hem formsuz forvetlerin kulağı çekilmiş olur hem de top Trabzonspor’da daha çok kalır.
- Ozan Tufan hamlesi: Bek olarak düşünülen top kapma uzmanı Ozan’ı daha aktif kullanmak ve Güneş gibi ön alan presinde değerlendirmek bence iyi bir fikir. Hatta Hull City’de zaman zaman forvet gibi kullanılmıştı; aynı şekilde faydalanmak da mümkün.
- Basit oynayan orta saha: Basit oynayan, top ayağına gelmeden bir sonraki hamleyi hesaplayan bir orta saha en temel ihtiyaç. Ancak hocanın aradığı klasik 6 numara profili, yukarıdaki maddeler çözülmediği sürece tek başına deva olmayacaktır. Kaldı ki aranan o oyuncu modelini bulmak, getirmek ve takıma adapte etmek zaman alacaktır; "at alan Üsküdar’ı geçer", arkadan nalları toplamak da başkasına kalır.
Bir meslek büyüğümün özelden yazdığı notu biraz yumuşatarak ekleyip noktayı koyuyorum:
"Her şey bir yana, Trabzonspor sahada centilmenlikten uzak bir görüntü çiziyor. Onuachu ve Nwaiwu’nun kendilerini ucuz bir şekilde yere atıp uyduruk penaltı beklentisine girmeleri yakışmıyor. Son dakikada Nwaiwu’nun rakibe dirsek atıp ardından sakatlanmış numarası yapması ise tam anlamıyla bir rezaletti."




