Geçen sezon Göztepe maç yazısına şöyle başlamıştım:
“Henüz 8. dakikada biten bir karşılaşmanın analizi mi olur?”
Uğurcan’ın ellerinden kaçırdığı bir pozisyonda hakem Cihan Aydın faul uydurmuş ve Göztepe’nin golünü iptal etmişti.
Lehimize yapılan hatalar ruhumu daha çok acıtır. Bunun için iyi ki tutuyorum.
Ya Fenerbahçe veya Galatasaray’ı tutsaydım?
Her maç sonunda başımı yastığa koyunca, haksızlık yaptım duygusuyla uyuyamazdım; uzun bir süre bu mahcubiyeti bütün benliğimde hissederdim.
Aleyhimize yapılan hatalarda ise “hakeme yenildik” duygusu ruhumdaki acının ilacı gibi oluyor.
Dün de acıyı daha az hissettiğim bir maç izledik. Bu defa 11. dakikada bitti. Sonrasının analizi, yalnızca teknik adamların ders çıkaracağı türden olur; bizim ya da sizin işinize yaramaz. İlker Yağcıoğlu gibi fanatizmin bataklığına saplanmış, adalet anlayışından yoksun kişiler o dakikadan sonra analiz yapar.
Fenerbahçe-Trabzonspor maçlarında uydurma faullerle sayılmayan goller veya haksızlıklar ilk değil, son da olmayacak. Babam ve oğlum bunu gördü, muhtemelen torunlarım da Özkan Sümer’in tarifiyle “haksızlığı hak görenlerin” yaşattıklarıyla ömürlerini geçirecek.
Bu haksızlıklara karşı koymak için sadece öfkelenmek yetmiyor. Bir çıkış yolu bulmalı, hakemleri de yenmeli. İşte bu noktada, başka bir takımın hikâyesi bize ilham olabilir: Barcelona.
Bildiğiniz gibi, İspanya’nın özerk bir bölgesinin takımıdır. Uzun yıllar boyunca üvey evlat muamelesi görür. İspanya’nın Fenerbahçe’si Real Madrid’in gölgesinde bırakılır. Franco rejiminin baskısıyla 1943’te 11-1’lik Real Madrid mağlubiyeti gibi ağır yenilgiler yaşatılır. Di Stefano’yu transfer edecekken rejimin baskısıyla Real Madrid’e kaptırır.
Fakat bu ezilmişlik hali, Cruyff’un kurduğu yapıyla yavaş yavaş değişmeye başlar. Eskiden bir iki lehte hatayla maça tesir eden hakemler, artık Barcelona’ya karşı bunu yapamaz hale gelir. Çünkü 5-10 taraflı karar ancak Barcelona'yı dize getirir.
Elbette Real Madrid hâlâ kayrılan taraftır, ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildir.
İyi yönetilen ve iyi futbol ortaya koyan bir takım, Türkiye'de hakem, federasyon, yayıncı kuruluş gibi bütün güç merkezlerini insafa getirip adil olmaya zorlar.
Yapılabilecek tek şey Türkiye’nin Barcelona’sı olmak. İyi oynayıp hakemlerin taraflı kararlarını kamuoyunun gözüne gözüne sokmak, utanmalarını sağlamak, vicdanlarını kanatmak.
Formül orada duruyor. Aynısını Trabzonspor da yapabilir. Ülkenin en iyi futbolcularının çıktığı bir bölgenin kendine has oyunu ve sistemi olmalıdır. Kendi futbolunu, kendi güçlü oyununu üreterek figüran olmaktan kurtulmalıdır.
Yoksa 40 yılda bir ağzınıza bir kaşık bal çalınacak ve bu kısır döngü hiç değişmeyecektir. Güçlü bir oyun, 1-2 hatalı düdükle iflas etmez. Daha fazla bilinçli hatayı yapacak hakemi de rezil eder ve vicdanını sızlatır. Çoluk çocuğuna kötü bir miras bırakmamak için mümkün olduğunca doğru olmaya çalışır.
Benim bulabildiğim çıkış yolu bu. Elbette başka çözümler de var, ama bunlar tek başına yapılamayacak kadar zor. Süper Lig’in bütün figüranları “yeter artık” demeli.
Türkiye'de alanın ve satanın memnun olduğu bir ortam oluşmuş. Taraftarları susturmak için zaman zaman ses yükseltir. yüksek perdeden tehditler savrulur ama icraat olmaz. Bu şekilde düzenin devam sağlanır.
Diyebilirler mi?
Diyemezler, çünkü büyük bir bölümü bu döngünün böyle devam etmesini isteyenlerin taraftarı. Onun için yapılabilecek tek şey Türkiye’nin Barcelona’sı olmak. İyi oynayıp hakemlerin taraflı kararlarını kamuoyunun gözüne gözüne sokmak, utanmalarını sağlamak, vicdanlarını kanatmak.
Belki bu hayalim 3-5 senede gerçekleşmez, uzun yıllar alır, ama geride kalan Trabzonsporlular’a onurlu ve güçlü bir oyun miras bırakarak, atalarının yaşadığı üvey evlat durumunu yaşamazlar.
Tabii bunlar birlik içinde hareket etmekle, taraftarların sabır göstermesi ve doğru yönetimlerle olur.
Umutlu muyum?
Trabzon’da hiçbir şey değişmez; biz hayal ettiğimizle kalırız.
Sağlıcakla kalın…




